'Sen Hiç Ateş Böceği' görmezden geldin mi?

Birebir bir uyarlama yapılmadığı, senaryonun sinemaya uygun hale sokulması için çeşitli değişiklikler yapıldığı ortada. Ancak benim daha mühim bulduğum teknik kaygılar ile ortaya çıkan farklılıklar değil öze ilişkin yapılan değişimler.

Sanırım ben nostaljiye karşı güçlü bir tutku duyanlardanım. Zihnimde önemli bir yer eden sanat ürünlerine karşı çok muhafazakar yaklaştığımı da belirtmem gerekiyor. Bu nedenle uyarlamalar, kitaptan sinemaya, tiyatrodan sinemaya, yani  ’ordan buraya’ izlenimi yaratır bende. Yerinden edilme, rahatını bozma, büyüsünü dağıtma hissine kapılırım. Ancak bu konuda daha fazla ahkam kesecek değilim. Çünkü uyarlama konusunda çok başarılı bulunan eserler de mevcut. Yalnızca bir izleyici olarak ’Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?’  isimli filmi izlemiş olmama dair hayıflanacağım.

Yılmaz Erdoğan’ın 1999 yılında sahnelediği ‘’Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’’ adlı oyunda, padişahın kürdancıbaşının torunları olan, kökleri saraya dayanan ama bu konuda ulu orta konuşmaktan imtina eden bir ailenin hikayesini izlemiştik. Ailenin, farklı ve dört basamaklı sayıları kağıt kalem kullanmadan çarpabilen kızı Gülseren’in gözünden hem ailesi, hem mahalle sakinleri üzerinden bir yakın dönem tarihi turuna çıkmıştık. Tek partili dönem, askeri darbeler, Özal dönemi ve milenyum çılgınlığı kesit kesit seyre sunuluyor; ortaya çıkan eser kıymetini bu kodlarda gezinirken kazanıyordu.

Bu tiyatro oyunu digital platformda yayınlanmak üzere sinemaya uyarlandı.  Sonda söyleceğimi başta söyleyeyim. Uyarlanmaz olaydı!

Birebir bir uyarlama yapılmadığı, senaryonun sinemaya uygun hale sokulması için çeşitli değişiklikler yapıldığı ortada. Ancak benim daha mühim bulduğum teknik kaygılar ile ortaya çıkan farklılıklar değil öze ilişkin yapılan değişimler.

Konağın komünist oğlu, Gülseren’in Hazım amcası SSCB radyosunda haber bültenini dinlemek için frekans ararken, ağabeyi ile arasında geçen diyaloğa eklemeler yapılmış. Hazım, radyoda konuşan spikerin Stalin’i canlı canlı görmüş olma ihtimalini büyük bir coşku ile ifade etttiğinde, Nazif ’onu gören herkes öldü’ diyerek karşılık veriyor. Bu vesile ile Stalin’in diktatörlüğü üzerinden bir gönderme yapılıyor. Yine ev sinemasına uygun şeklinde montajlanan  tiyatro oyununda olmayan bir diyalog geçiyor ikili arasında. Hazım, ’yalanları Türkçe dinlemek yerine, doğruları Rusça dinlerim’ diyor. Nazif ise ’Rusça haberlerin doğru olduğunu nereden bileceksin’ diyerek Halk Partili kimliği ile komünist kardeşinin kafasını karıştırmayı ’başarıyor’.

Dikkatimi çeken bir diğer mesele ise Gülseren’in okul müdürü ile ilgili. Tiyatro oyununda okul müdürü eşcinsel bir erkek olarak tasvir edilmişti. Oyunda, Gülseren’i okuldan atmak için babasını çağırdıkları toplantıda Gülseren okul müdürünün cinsel yönelimini ifşa ediyor, babası ile bu duruma gülmeye başlıyorlar, toplantıdaki diğer iki öğretmen de müdüre şaşkın ve aşağılayıcı bakışlar atıyor ve sahne sona eriyordu. Eşcinsel bir erkeğin sinema ve tiyatro tarihinde bir ’komedi figürü’ olarak kullanılması aşina olduğumuz bir pratik. Sahnenin, ifşanın komedisi üzerinden kurulması ise ayrıca mide bulandırıcıydı. Ancak Stalin’e dair eksik bıraktığını düşündüğü vurguları 22 yıl sonra tamamlamayı marifet sayan yazarın, tam da şimdi eşcinsel bir karakteri tamamen hikayeden çıkarmış olmasını iyi niyetli bulmak mümkün değil. Nitekim bu kötü niyetin izleri sadece bu bölümle de sınırlı değil.

Tiyatro oyununda İzzet Hanım’ı, Gülseren’in halasını büyük bir keyifle izlemiştik. Fotoğraf çektirmekten nefret eden, hiç evlenmemiş İzzet Hala çoğu kez Gülseren’i savunan, ona hak veren ve onu anlamaya çalışan bir figür olarak resmedilmişti. Filmde İzzet Hala görücü usulü evlendirilip Ankara’ya gelin gitti. Üstelik İzzet Hala giderken, Gülseren ’ben görücü usulünü beceremedim. Ama o becerdi’ dedi. Bunun becerilecek bir şey olduğunu duymuş, öğrenmiş olduk hep birlikte. Izzet Hala’nın hikayesinde ortaya çıkan ’evliliğe bükme’ manevrası çok ilginç bir şekilde vurgulanıyor, altı çiziliyor, sonuna ünlem konuluyor. Gülseren’in babası, Nazif Bey kızına ’ya okuyacaksın ya evleneceksin’ diyor. Tiyatro oyununda kızını sürekli anlamaya çalışan, onu hiç yadırgamayan ve onunla hep eğlenmeyi becerebilen bir baba figürü film boyunca kızına kendini törpülemesini, aksi olmamasını, tahammüllü olmasını salık veriyor. Bu ilişkilenme biçiminin bence en çok açığa çıktığı yer ise Beypazarı’ndan bir ailenin Gülseren’i istemeye geldikleri sahne.  Tiyatro oyununda işin abesliğini farkeden Gülseren bu aileden kurtulmak için zeka dolu bir performans sergiliyordu. Öncelikle kız olmadığını, dul olduğunu söylüyor, çeşitli çapkınlık hikayeleri anlatıyor, çıplak fotoğraf çektirme zevkinden bahsediyor hem kendi ailesinin hem de istemeye gelen ailenin ahlakçı sinir uçlarıyla oynayarak onları def etmeyi beceriyordu. Filmde diyaloglar neredeyse birebir uyarlanmış. Ancak Gülseren’in annesi sinir krizi geçirirken, babası aileye dönüp ’size verecek kızımız yok, defolun buradan diyor.’ Oysaki tiyatro oyununda baba da şok içinde kalmış, hiçbir şey söyleyememiş ancak Gülseren durumu açıkladıktan sonra ona hak vermişti. Film, Gülseren’in inisiyatif kullanmasından hiç hoşlanmıyor. Onun güçlü bir kadın olarak tek başına yaptığı pratikler bir erkek ile bölüştürülüyor. Bu ahlakçı baskılamanın izlerini Gülseren’in sevgilisi ile birlikte olduğu sahnelerde de görüyoruz malesef. Birlikte olmaktan kastımız bir arada olmak, yoksa haşa huzurdan kimsenin birlikte olduğu yok elbette filmde. Gülseren, sevgilisinin ’göğsüme yaslan’ talebini, ’koynuna girmek gibi, ayıp’ diyerek reddediyor. Üstelik onun duymayacağı şekilde dudaklarının ne kadar sıcak olduğunu söylüyor. Sevgilisi duymadığını söyleyip tekrar etmesini istediğinde ise bunu yapmıyor. Kimsenin namusuna halel gelmiyor da, rahat bir nefes alabiliyoruz.

Mümkün olduğunca kısaltılan ’Boca Efendi’ sahnesini de es geçmemek lazım. Tiyatro oyununda ziyadesiyle tiye alan bu sahnede bizi Gülseren’in içine girmiş cinleri çıkarmaya çalışan bir hoca karşılıyor. Sahne mümkün olduğunca kısaltılmış alay etme mizanseni olabildiğince silikleştirilmiş. Tiyatro oyununda da bu işten muzdarip olan İzzet Hala’ya ise filmde, hatim olduğu, kitabı baştan sona okuduğu, dinimizde böyle bir şeyin yerinin olmadığı söyletilmiş. Üstelik gerekli kabul edilip sarıldıkları kalkan bundan ibaret değil. Konağın dini bütün oğlu, Gülseren’in Kürşat dayısı 1980 cuntasından sonra tutuklanmış, hapis yatmıştı. Kürşat hapishaneden çıktıktan sonra ise siyasete atılmış, inancını kara çevirmenin yoluna düşmüştü. Bu portre ile memleketteki sağ siyasetçilerin temsilcisi kılınan Kürşat, filmde bambaşka bir varoluş ile karşımıza çıktı. Mahpushaneden çıktıktan sonra içine kapanan, kendini daha da fazla ibadete veren Kürşat bir sabah elinde bavulu ile konağı terk etti. Vedalaşırken de ’aramaya gittiğini’ söyledi. Bu durum yazarın ’keşke Kürşat ve temsil ettiği anlayış siyasete atılmasaydı’ dileği değil elbette. Aksine ’aman oraya hiç bulaşmayalım’ kaygısı.

Tiyatro oyununda Gülseren annesinin ölümünden sonra şehrin tüm ışıklarını kesip bu sayede ateş böceklerini görebilmeyi denemişti. Filmde ise elinde feneri ile barlar sokağında içki içen insanlara ’sen hiç ateş böceği gördün mü?’ diye soran bir Gülseren görüyoruz. Onu anlamadan bakan, yadırgayan bu kişilerin ortak özelliği ise içki içiyor olmaları. Buluttan nem kapmayalım diyoruz ama tiyatro oyununda hastalanıp ölen baba da filmde esasta alkol sebebiyle öldü. Aslında filmin sonunda eski konağın, pansiyon haline getirilmiş olması yazarın 22 yıllık serüvenin de özeti gibi. Tiyatro oyununda da konağın odaları kiraya verilmişti. Yazar ’işi büyüttük’ dercesine led ışıklı bir pansiyon açıp başına da bizim Gülseren’i geçirivermiş. Ne edelim, hayırlı işler dileyelim bari. Para mefhumunun epeydir dümene geçtiği aşikar çünkü.