Roman İncelemesi: Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - Italo Calvino

Bir öykünün/romanın yarıda kesilmesi bıçağın saplandığı bir beden gibidir. Bıçak saplandıktan saniyeler sonra bedeninize ait olmayan bir nesnenin bedeninize girdiğini hissedersiniz.

Öncelikle bir uyarıyla başlamak gerektiğine inanıyorum; burada yazılan her fikir, yazara saldırı, okur olarak kendini savunma veya romanın dayatmalarına (yani yazarın roman dolayımıyla okurdan istediği teslimiyetin) teslim olma spekülasyonları üzerinden tanımlanacaktır.  Daha açık ifade ile düzmece bir romana ciddiyetle yaklaşmak, tarafımca tuzağa düşmek olarak düşünüldüğü için bir takım fiktif denetlemeler yapılacak ve aksiyomlarımız tamamıyla spekülatif olacaktır. Böylece ortaya çıkarmaya çalışacağımız metin kendini gayriciddi olarak konumlandıran ama aslında ciddiyet öğeleri barındıran bir metin olacaktır. Tıpkı Calvino’nun ‘Bir kış gecesi eğer bir yolcu’ romanında yaptığı gibi. Böyle bir yöntem izlemenin avantajları yerçekimsiz bir ortamda dolaşmanın verdiği zihinsel yükten kurtulmaksa, dezavantajı; okumak ve okumamak arasında olduğu varsayılan makasın kapanması ve böylece yazdığımız bu metnin yazılmamasıyla aynı manaya gelmesidir. Bu riski almak istiyoruz.

“At sırtında okumayı düşünen kimse olmamış; … Ayağını üzengilere takmış bir insan herhalde pek rahatça (kitap) okuyabilir. Ayakları yerden kesmek okumanın tadını çıkarmanın ilk koşuludur.”[1] Alıntıladığımız cümlede at ve üzengi metaforları, bir rastlantı sonucu mu seçilmiş yoksa romanın ilgili bölümünün bütünlüğünü sağlamak için yapılmış bilinçli bir tercih mi olduğunu anlamak çoğunlukla kolay değildir. Eğer bir edebiyat metniyle karşı karşıyaysanız bunu anlamak daha da zorlaşır. Biz burada bir seçenek -bilinçli ele alınmış- üzerinden hareket edeceğiz.

İnsan maddi ve maddi olmayan şeylerle dünyaya ve zamana sıkı sıkıya bağlıdır. Maddi olan ve olmayan şeylerin niteliklerine, niceliklerine göre dünyanın belli bir mekânına ve belli bir zamanına bağlıdır insan. Bizi mekâna ve zamana bağlayan unsurların çerçevesini ne kadar kesin çizebiliyorsak o kadar zamansal ve mekânsal daralmaya gidebiliriz. Edebiyat metinleri zamanın bulanıklaştığı ve mekânların zihinlerimizde serbestçe şekillenebildikleri alanlardır çoğunlukla.  “Bir kış gecesi bir yolcu” sadece mevsimsel bir daraltma ise, “1947’nin bir kış gecesi bir yolcu” tarihsel-mevsimsel bir daraltmadır. “1947’in Paris’inde bir kış gecesi bir yolcu” mekânı, tarihi, mevsimi daraltan bir tanımlama, böyle devam eder. Yazar, okurun içinde bulunduğu zaman-mekândan onu belirli başka bir zaman-mekâna çağırmaktadır. Yani okur şimdiden geriye (veya geleceğe) doğru bir yolculuk yapmak zorundadır. Bu yolculuk esnasında üstündeki zamana ait olan giysileri çıkarır, her gün kullandığı yolları değiştirir, baktığı vitrinleri, vitrinlerin içindekileri söküp atar ve daha önceki bilgilerini kullanarak kurguladığı 1947’nin Paris’inde bir kış gecesine, yani çağrıldığı zamana bir yolculuk yapar.  Önceki bilgilerinin arasında renkli bir fotoğraf ya da görüntü ile karşılaşmadığı için ve kış olmasının etkisiyle siyah beyazdır her yer.  Şimdiden geriye doğru gitme işlemi şimdinin 1947’nin Paris’ini nasıl ele aldığı ile kaçınılmaz bir bağa ve onu belirleme gücüne sahip olduğunu düşünmeden yapılır bu işlem. Böylece 1947’nin Paris’i kaçınılmaz olarak şimdinin bilgisini, şimdinin bilgisinin 1947 Paris’ini nasıl belirlediğiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu düşüncelerimizi buraya aktarmamızın nedeni ne bir büyük anlatı oluşturmaya çalışmak ne de büyük anlatıları sunmaktır. Temelde edebiyat metinlerinin birer çağrı metni olduklarını ve yazarların bu çağrıya uymamız gerektiğini bize salık vermelerini anlatmaktır derdimiz. Fakat bu yazıda keyfi bir biçimde romanla ve yazarla kavga etmeyi planlıyoruz.  Ele aldığımız roman bunun için uygun bir roman mıdır bu tartışılır. Bunun nedeni ‘bir kış gecesi eğer bir yolcu’ romanının tamamıyla kurgusal olmasıyla ilgilidir. Alıntıya geri dönersek; roman, okuru ele geçirmeye çalışıyor. Önce rahatça okumanın olası yöntemine ikna etmeye çalışıyor. Fakat okurun ayaklarını üzengilere takarak okuru aslında beklemediği yerden; ayaklarından bağlamaya, tutmaya çalışıyor. 20. sayfanın devam eden kısımlarında okurun rahat etmesi için ona ne yapması gerektiğini söylüyor. Aslında bir bakıma yine bilinçli bir risk almaktadır yazar; okura doğrudan bir şeylerin söylenmesi, onun ruh haline açık bir müdahaledir ve onu ne ise o olmaktan çıkarıp belli bir merkeze çekmek istemektir. Okur, yazarın çağırdığı yere gitmezse roman onu reddedecek, giderse kendisi olmaktan çıkacak ve artık yazarın belirleyebileceği, şekil verebileceği bir hamura dönüşecek. Yazar daha ilk sayfalardan okuru uzlaşmaz bir çatışmanın ortasında bırakmaktadır.

Romanlar ve hikâyeler bir kahraman etrafında dönen olaylar ve olguların sistematik bir biçimde sunulmasıdır. Bir romanı diğerinden farklı ve biricik kılan, sözcük dizimlerinin değişmesi, yani sözcüklerin daha önce dizilmediği biçimde dizilmesidir. Ama bütün bunların anlam kazanmasını sağlayan, yazarın romanda ruh üflediği karakterlerdir. Onların özellikleri, karanlık noktaları, gizemleri vardır. Bizler okur olarak o kahramanı tanımaya, ona kızmaya, onla özdeşleşmeye, onunla türlü oyunlar oynamaya davet ediliriz. Calvino’nun da örnek verdiği ‘Suç ve Ceza’dan türlü anlamlar çıkarmamız, duygusal salınımlar yaşamamızı sağlayan Raskolnikov’un ta kendisidir.  Bu (Suç ve Ceza) oldukça cesur bir romandır aslında. Karşınıza yargılayabileceğiniz, sevebileceğiniz vd. duyguları yaşayabileceğiniz bir kahramanın çıkıyor olması yazar açısından oldukça cesur bir tutumdur. Calvino ise bir özne yaratmaktan kaçınmaktadır. Belki kahramanlar yaratıyor, onları sonu olmayan (bir sonuca bağlanmamış) yapıp etmelere sürükleyebiliyor fakat okurdan bağımsız bir özenin yaratılması söz konusu değildir.  O yüzden kahramana “ben” ismini veriyor. “Ben kimdir?” Yazar? Okur? Bir diğer okur? Ben karakteri, aranıza mesafe koymanızı veya tam tersi onunla bütünleşmenizi engelleyen canlı ama ruh üflenmemiş bir karakterdir.  Calvino’nun bunu bilinçli yaptığı aşikârdır ve bu yüzden kahramana “ben” ismini veriyor.

“Dünya parçalanıyor ve beni de kendi çözülmesinin içine çekmeye çalışıyor.”[2] İlk bakışta okur ile metin arasında yazarın kurmak istediği bir bağ oluşturuluyor bu cümle ile. Dünyaya bir anlam atfediliyor: Parçalanmışlık. Okur ise bu parçalanmış dünya ile kendisi arasında bir bağ kuruyor.  Böyle bir hisle okuduğumuz romanın yazarı ile beraber bütün yapıp etmeleri, onlara anlam vermeleri düşünürken yazarı yanı başımızda, bizimle beraber metne bakarken görmekteyiz. Bu anlamda yazarı tek başına bırakmayan, aktif olan yazarı ya da yazarın pasif “ben” karakteri parçalanarak çözülen dünyanın içinde, ortasında duruyor. Böyle bir kahramana ruh üflemek oldukça zor olsa gerek. Fakat Calvino bunu yapmaktan imtina ediyor.  Betimlediğimiz bu durum sıradan okur-yazar-metin diyalektiği değildir. Bunun nedeni birinin diğerini ikame etmesi, onun yerine geçmesidir. Okuma yolculuğunda yazarla beraber metni katediyor oluşumuzda aslında bizi metnin hem içine alıyor hem de dışarı fırlatıyor. Özcesi bir okur olarak metin aracılığıyla ve yazar tarafından dışarı atıldığımı ama ısrarla içeri girmeye çalıştığımı hissediyorum. Mekansal ve zamansal gerçeklik olmaması bile içeri girme hevesimi kıramıyor. Aksine anomali olarak davranmak istememde bir arzu yaratıyor.

“Bir yandan kitapları yapanlar var, öte yandan da onları okuyanlar. Ben okuyanlardan biri olarak kalmak istiyorum, bu nedenle kendimi hep çizginin öte tarafında tutmaya özen gösteriyorum.”[3] Bir kış gecesi bir yolcu romanı, bu sınırların silikleştiği bir yöntemle karşımızda duruyor; okuyucu hem kitabı yapan, hem romanın ruhsuz kahramanlarına, kitabı yapan (kendi eliyle) tarafından ruh olarak üflenen, hem de bunları dışardan izlemeye itilen çok merkezli ve çelişkili bir varlığa dönüştürülmek isteniyor. Her paragraf içerisi ile dışarısı, ben ile ben olmayan arasında bir yolculuk olarak tasarlanmış. Okuyucu (aslında yazar-okur-metin bütün olarak) ‘rüzgardan ve baş dönmesinden’ korkmaya başladığı anda “korkmadan” devam etmek zorunda bırakılıyor: ‘rüzgardan ve baş dönmesinden korkmadan’ 

Bitmeyen Roman

Bir öykünün/romanın yarıda kesilmesi bıçağın saplandığı bir beden gibidir. Bıçak saplandıktan saniyeler sonra bedeninize ait olmayan bir nesnenin bedeninize girdiğini hissedersiniz. Daha sonra onu bedeninizden dışarı atmak  yapmak istediğiniz ilk şey olur. Fakat doğru olanın bıçağı anında çıkarmak olmadığı aşikârdır. Çünkü bedeninizde ontolojik olarak daha önce var olmayan bir yarık açılmıştır. Ve bu, bıçağın biçimi, boyutu, yapısıyla birebir aynıdır. Artık bıçak yarası bıçağın kendisi ile bir bütün içindedir. Onu aniden çıkarma girişimi ölümcül bir hal alabilir.  Yine de bedensel bütünlüğünüze dışardan dâhil olmuş bir nesne olarak bıçak bedeninizde durmaktadır ve bu durum katlanılabilir değildir.  Bıçağın size acı vermesinin nedeni bedeninizde daha önce bıçak saplanması için tasarlanmış bir yerin olmamasıdır. Ontolojik olarak ağzın yemek için tasarlanmış olması ve insanın diğer biyolojik yarıklarının belli amaçlar için tasarlanmış olması “doldurma eğilimi” mefhumuna gönderir bizi. Bu tamamlanmış romanla bağdaşlaştırılabilir. Fakat tamamlanmamış roman bizde bir bıçak yarası gibi durur. Aniden kurtulmak mümkün değildir. Bedenimize dışardan müdahil olmuş bıçakla yaşamak mümkün değildir, yani tamamlanmamış romanı/öyküyü zihnimiz ontolojik bir yarık olarak kabul etmez. O dışarıdan bize doğru gelen bir bıçaktır ve yarıda kesildiği an bir dış müdahaleyle karşı karşıya olduğumuzu anladığımız andır.

“… her romanın ilk sayfasının ilk satırı, kitabın dışında olmuş bir şeye göndermedir.”[4]

[1] Bir kış gecesi…, s.19-20

[2] Bir kış gecesi… s.74

[3] Bir kış gecesi…, s.100

[4] Bir kış gecesi…, s.153