İlla ki devam edecek, vazgeçmeyeceğiz! (7)

İşte bu yüzden İstanbul Sözleşmesi’ni savunduk, savunuyoruz, savunacağız. Hem sembolik hem de pratik ehemmiyeti büyük olan bu metni savunmak zorundayız. Zira yaşamak istiyoruz, öl(dürül)mek değil.

Başa Dönelim…

Neden İstanbul Sözleşmesi demiştik? İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddet alanında düzenlenmiş ilk Avrupa Konseyi sözleşmesi olmasının yanı sıra, mevzuyla, yani “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”le alakalı en kapsamlı sözleşme. Evvelinde imzalanmış başkaca bölgesel sözleşmeler var[1], fakat muhtevası itibariyle İstanbul Sözleşmesi’nin daha kapsamlı olduğu belirtmekte beis yok.

CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi) kuşkusuz bağlayıcılığı olan bir sözleşme, hatta bireysel başvuru usulünün söz konusu olması da ciddi bir olumluluk. Ancak “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”e doğrudan sadece CEDAW Komitesi’nin aldığı tavsiye niteliğindeki kararlarda yer verilmiş ve bunların da bağlayıcılığı yok. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi gibi tematik olarak düzenlenmiş ve GREVİO gibi bir denetim mekanizmasını öngören sözleşmenin mevcudiyetinin son derece mühim olduğunu tekrar ifade edeyim.

Dizinin başından itibaren “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”in temeline -adı üstünde- toplumsal cinsiyet ayrımcılığının konulmasının da altını çizmek icap eder. “Kadınlarla erkekler arasındaki de jure ve de facto eşitliğin gerçekleştirilmesinin kadına karşı şiddetin önlenmesinde temel bir unsur olduğunun bilincinde olarak” imza altına alınmıştır. “Bu uluslararası hukukta devrimci nitelikli bir yaklaşımdır. (…) Akademik yaşamda, kadın çalışmaları veya siyaset bilimi literatüründe on yıllardır söylenegelen iktidar- şiddet, toplumsal cinsiyet- şiddet ilişkisi böylece bağlayıcı bir hukuki metinde yer almış olmaktadır. Başka bir deyişle, böylece CEDAW Komitesi’nin “esnek hukuk” (soft law) nitelikli 19 No’lu Genel Tavsiyesi’ni tanbul Sözleşmesi ile uluslararası bir yasa haline getirildiğini söylemek mümkündür.”[2] 

Sözleşme ile beraber Opuz/Türkiye kararındaki önemli bir takım belirlemeler de sadece içtihat olmaktan çıkmış, bir sözleşme metnine dönüşmüştü. “Kadına karşı şiddet”in önlenmesi konusunda devletin aktif yükümlülüğü olduğu anlayışı buna bir örnek. Risk altındaki kadınların korunması için soruşturmaların gerekli görülmemesinin altı çiziliyor. Hatta Sözleşme’yle, sadece koruma sağlanması da kâfi görülmemiş; -ikincil mağduriyetlerin de önüne geçecek tarzda- destek hizmetleri sağlama gibi yükümlülükler bağlayıcı bir metnin konusu olmuş.  “Devlet sorumluluğu ve pozitif yükümlülük ilkeleri ev içi şiddetin bir insan hakları sorunu olarak tanınmasında çok değerli bir rol oynamış ve “gerekli özen” kavramı, ev içi şiddet ve kadına karşı şiddet ile ilgili olarak içtihat hukukunu giderek daha fazla etkilemiştir.”[3]

Hayatımızı Savunmak İçin İstanbul Sözleşmesi’ni Savunduk, Savunacağız

Türkiye’de erkek şiddetinin arz ettiği vahim tabloyu rakamlarla göstermeye çalışmıştım. Tekrara gerek yok, zaten öncekiler de malumun ilanıydı ve üstelik onlar sadece basına yansıyan vakalardan müteşekkildi.

Başkaca araştırmalar da şunu işaret ediyor: “Erkeklerin başka erkeklerle kavga etmeleri, kendi ailelerinde annelerinin fiziksel şiddetine tanıklık etmeleri, kendilerinin aile içinde fiziksel şiddete maruz kalmaları” gibi olgular erkek şiddetinin vuku bulmasıyla son derece ilişkili.[4] Bu elbette şiddet faillerini “masum” göstermek adına buraya iliştirilmiş bir veri değil. Maksadım şiddetin nesilden nesile aktarılan, toplumsal ve sistematik bir sorun olduğunu ve bu bahisle İstanbul Sözleşmesi gibi metinlerin ve bu metinlerde yer alan kapsamlı ve sistematik politikaların ehemmiyetimi göstermek. Söz konusu verilerden de anlaşıldığı gibi “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”le mücadelede ancak yapısal ve toplumsal değişimler yaratılarak hatırı sayılır neticelere ulaşılabilir. Zira bu şiddet bir nevi “toplumsal cinsiyet eşitsizliği”nin bir neticesi olup hat safhada yaygın bir mesele olarak karşımıza çıkmakta.

İstanbul Sözleşmesi tam da bu açıdan önem arz ediyor ve “toplumsal cinsiyet eşitsizliği” var oldukça erkek şiddetinin de var olacağının altını çiziyor. “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği”nin ve bunun bir neticesi olan erkek şiddetinin “normal” görüldüğü, biyolojik olarak kadın ve erkek olanların kendilerine uygun görülen cinsiyet rollerinin dışına çıkmalarının bir sonucu olması gerektiği düşüncesinin yaygın olduğu bir toplum yapısı var olduğu sürece önemli bir aşama kat etmek mümkün görünmemekte.

İşte bu yüzden İstanbul Sözleşmesi’ni savunduk, savunuyoruz, savunacağız. Hem sembolik hem de pratik ehemmiyeti büyük olan bu metni savunmak zorundayız. Zira yaşamak istiyoruz, öl(dürül)mek değil.

Başında fırtınalar koparttığımız İstanbul Sözleşmesi’ni genel hatlarıyla da olsa tanıtmaya çalıştım. Elbette üzerine daha çok şey söylenebilir. Ancak bu dizinin maksadı için şimdilik bu kadarı kâfi. Yani sona geldik. Sadece yazı dizisinde elbette. Kadınların, LGBTİ+’ların mücadelesinde, İstanbul Sözleşmesi için, haklarımız için, yaşamak için verdiğimiz mücadele devam edecek… İlla ki!

[1] Örneğin: Kadınlara Karşı Şiddeti Önleme, Cezalandırma ve Ortadan Kaldırmaya İlişkin İnter Amerikan Sözleşmesi.

[2] Feride Acar, “Kadınların İnsan Hakları ve Kadınlara Karşı Şiddete İlişkin Uluslararası Standartların Evrimi”, Ed.: Funda Kaya- Nadire Özdemir- Gülriz Uygur, Kadınların ve Kız Çocuklarının İnsan Hakları: Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddet, Savaş Yayınevi, 2014, Ankara, s. 71.

[3] Ronagh McQuigg, “A Contextual Analysis of the Council of Europe’s Convention on Preventing and Combating Violence Against Women”, çba., Queen’s University Belfast School of Law, Research Paper No: 2014- 09, s. 7. https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=2434626 Erişim tarihi: 30 Mart 2018.

[4] Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, 2015, Ankara, s. 121.

Başlarken: Neden İstanbul Sözleşmesi? (1)

Nerede kalmıştık? (2)

Adı Üzerinde (3)

Nedir bu toplumsal cinsiyete dayalı şiddet? (4)

Yükümlülükler ve pankartlar (5)

Cezasızlık ve İzleme Mekanizması (6)

Öne çıkan haberler!