‘Bir kuş olsa mavilik derdi buna’

Hayatın belirli evrelerinde bazı duygular baskın gelerek yolumuzu şekillendirmemize yol açıyor sanırım. Belli dönemlerde ise bir sürü dinamiğin de etkisiyle kimi hislerin neye benzediğini unuttuğunu fark ediyor insan. Tam bu esnada ucundan kıyısından aşina olduğunu düşündüğü kimi hisleri ise o denli kanırtarak yaşıyor ki; hisler kudretleriyle bambaşka bir varoluşa dönüşüyor.

Yaşamın içinde aklımızın ulaşabildiği en tesirli çarelerden birisi; bizi kedere, endişeye, umutsuzluğa gark eden hislerin başkaları tarafından da yaşanmış olduğunu idrak etmektir sanıyorum. Yalnız olmadığımızı anlamak ve belki de, daha çok birilerinin bu hissiyatın üstesinden geldiğini ve hatta yaşadıklarını anlatabilecek takati bile bulduğunu görmek tarif edilemez. İnsanlık tarihinin birikimini, içiçeliğini ve öğreticiliğini buralarda aramak gerekiyor sanırım.

Hayatın belirli evrelerinde bazı duygular baskın gelerek yolumuzu şekillendirmemize yol açıyor sanırım. Belli dönemlerde ise bir sürü dinamiğin de etkisiyle kimi hislerin neye benzediğini unuttuğunu fark ediyor insan. Tam bu esnada ucundan kıyısından aşina olduğunu düşündüğü kimi hisleri ise o denli kanırtarak yaşıyor ki; hisler kudretleriyle bambaşka bir varoluşa dönüşüyor.

Çocukken duyduğum mutluluk hissini bir daha aynı şekilde yaşamadığımı iddia ediyorum. Gençliğin verdiği coşkunun o zaman aralığına ait olduğunu düşünüyorum. Ötesi hislerin, zamanla ve/veya yaşandıkça, tecrübe edildikçe farklılaştığını da görüyorum. Mutlu olmaya, heyecanlanmaya, korkmaya, telaşlanmaya, umutlanmaya karşılık gelen yürek atım ritminin bile değiştiğini, farklılaştığını, azaldığını, aşındığını tecrübe ediyorum.

Eskiden meramımı anlatırken rahatlık hissi ile kolkola girerdim. Şimdilerde ise meram anlatmak benim için telaşla anlamlanıyor. Ondan sebep, uzatıyor, lafı dolandırıyor, çoğunlukla da hissin cümlelerime hükmetmesinden mütevellit vardığım durakları anlamlandıramıyor ve yola çıkış noktamı unutuyorum. Çünkü telaş böyledir. İki ayağını bir papuça sokar insanın. Meramlarım iki ayağı bir papuça girmiş bir insana dönüşüyor. Hareket etmesi imkansız, huzursuz. Geldiğim yere dönecek olursak, ne diyorduk, evet aynı hisleri başkalarının da yaşamış olduğu gerçeğini görmek, onların baş etme ve deneyimle yöntemlerinden öğrenmek. Bunun güçlendirici olduğunu hissediyorum. Bunu hissetmeme neden olan ise hala umut edebilmem ile ilgili.

Son süreçte hisetmek mevzusunda en iddialı olduğum bölüm kocaman bir özlemek oluyor sanırım. İnsanı, mekânı, rutini, alışkanlıkları, uzun zamandır görmediklerini, hiç görmediklerini vs. özlemek. Bu hisle baş etmenin çok zor olduğunu biliyorum. Güçlenmeye ihtiyacım olduğunu da seziyorum.

Şiirlerin, müziklerin, filmlerin arasında yolculuğa çıkarıyorum kendimi. Maksadım hisselerime değen hislerle buluşmak.

‘Hasret başını eğermiş adamın’

Bu durumu çok iyi biliyorum. Özlemenin hep bir yanımızı eksik bırakması bu. Bir şeylerin hep yarım olduğu, hiç tam olamayacağı durumu. Yaşadığın evin ev, yattığın yatağın yatak olmaması kadar hem de. İki yakın arkadaşı yanyana gördüğünde, yakın arkadaşına duyduğun özlemin, bir çocukcağızın anasının eteklerine yapıştığını gördüğünde bu yaşında utanmadan anana duyduğun özlemin aklına düşmesi. Bunun ağırlığının en çok başa vurması. Başının ağırlaşması ve eğilmesi, boynunun bükülmesi.

‘Hasretin beni yakıyor / Boynuma zincir takıyor’

Hareketsiz kalmak. Özlemenin karabasan misali üzerine çökmesi hasebiyle kendini kıstırılmış hissetmek. Çoğu zaman adım atmaya dahi takatinin kalmaması. Üstelik soluk almakta zorlanmak. Çektiğin havanın ciğerlerini yakacağından korkmak. Ağırlaşmak giderek, özlemenin yükünü tüm benliğinle hissetmek.

‘Hasreti bize bıraktın bu özlem senin / Umudu güze bıraktın bu hazan senin’

Sorumlu aramak da bir başa çıkma yöntemi olabiliyor bazen. Çünkü özlem içinde barındırdığı öfke duygusu ile dizginlenebiliyor. Koşullara, yaşanmışlıklara, seçimlerine öfkelenerek altından kalkmaya çalışıyorsun. Başarılı olmak ise neredeyse mümkün değil.  Öfken hasreti sana bırakmışken, özlem de onun payına düşmüştür. Hiçbir hissin bir diğerinden ayrı değildir.

‘Bizi hasret saracak / Bulutlar çıldıracak’

Hislerine tüm dünyanın eşlik etmesi bu. Yağmuruydu, karıydı, açan bir çiçeğiydi, akan bir nehriydi. Ez cümle, tam tekmil kapladığın alanın özlemine eşlik etmesi. Çoğu zaman kanırtması onu, hatırlatması, dindirmek bir yana dursun; yaranı kanatması. Bulutların bile seninle bir olup çıldırması.

‘Özlem, gidip görmek istemen- ama, gidememen, görememen; gene de, istemen’

Bu da pirüpak ahvalimiz. İmkansızlığın yüreğini kıstırması ve fakat isteklerini dindirememesi. İnsan mümkün olmadığını bildiğine dair vazgeçmeye meyillidir. Bazı bazı içinden geçirse de ete kemiğe büründüremediğinden olsa gerek, çok sürmez avare hisler. Ama özlemek öyle değil. Yedil düvel, iki cihan namümkünlüğünü mıh gibi dimağına çaksa da yine de ete kemiğe bürünür düşlerin. Zihninde her şeyden daha da gerçektir özlediklerin.

‘Dışarıya yağmur, yüreğime hasret, fikrime sen. Nasıl yağıyorsunuz üçünüz birden bir bilsen.’

Yağmurun yağmadığı, tanıdık bir kokunun olmadığı, mekanın insana ayrı düştüklerini hatırlatmadığı bir alan bulmak imkansız. Dolayısıyla özlemek yaşamı boyunca insana eşlik edecek hislerden yalnızca biri. Böyle diyerek anlamını küçültmeye, tesirini hafifletmeye çalışmak da işlevli bir yöntem olabilir. Yani, umarım olur.

Bu dizeler arasında gezinirken, zihnimin diğer yanı da kavuşmaya dair sözler arıyor. Çünkü hasretin bu denli görkemli olmasının sebebi biraz da vuslatın kudretinden ileri gelir. Özleriz, daha çok özleriz, bazen sadece özleriz ki bu kavuşma umudunu da büyütür, besler. İçiçe geçmiş bu hisler de kol bacak, ağız, göz kadar bizimdir. Parçamız, bir yanımızdır. İnsan kendini kaldırıp atamaz muhakkak. Ama anlamaya çalışmak bir şeyleri kolaylaştırmasa da belki de hakkıyla yaşamayı sağlayacaktır.

Son söz niyetine de umudun gölgesine sığınıp iç geçirmek, iç geçirirken de ‘Ayrılık başımı döndürüyor / Kavuşmayı özledim’ diye mırıldanmak geliyor elimden.