Canına Tak Eden Kadınlar: Kocalarını Neden Öldürdüler?

Türkiye’nin onlarca farklı cezaevinde çok sayıda kadınla yüz yüze görüşmeler gerçekleştiren ve “Canına Tak Eden Kadınlar: Kocalarını Neden Öldürdüler?” adlı kitabı hazırlayan gazeteci Sibel Hürtaş ile kadınların hikâyelerini ve yargılanma süreçlerini konuştuk.

Emrah Bakır | Söyleşi

Gazete İsveç - ‘Kadınların meşru müdafaa ya da öz savunmayla birini öldürmesi’ dediğimizde aklımıza kuşkusuz ki Çilem Doğan’ın t-shirt'ündeki yazı geliyor: “Dear past, thanks for all the lessons” (Sevgili geçmiş, tüm dersler için teşekkürler.) Çilem Doğan, sürekli sürekli şiddete maruz kaldığı ve kendisini fuhuş yapmaya zorlayan kocasını silahla öldürdü. Kadın cinayetlerinin karanlık tablosunda erkeklerin her geçen gün mahkeme salonlarından ödül gibi cezalarla ayrıldığını ve cezaları bittikten sonra yine cinayet işlediklerini biliyoruz. Erkeğin cinayeti işlerken güç aldığı yargı ve hukuk sistemi ise kadınları - eşlerinin her türlü şiddeti karşısında meşru müdafaa yapan kadınları - ömür boyu hapis cezası ya da ağır cezalarla karşı kaşıya bırakıyor.

Türkiye’nin onlarca farklı cezaevinde çok sayıda kadınla yüz yüze görüşmeler gerçekleştiren ve “Canına Tak Eden Kadınlar: Kocalarını Neden Öldürdüler?” adlı kitabı hazırlayan gazeteci Sibel Hürtaş ile kadınların hikâyelerini ve yargılanma süreçlerini konuştuk.

(Bu haber ilk olarak 4 Mart 2021 tarihinde www.spreaker.com adlı sitede Podcast formatında yayınlandı.)

“Erkekler sanık sandalyelerine oturduklarında kadınları kötülemeye başlarlardı.”

Kitabı yazama sürecim kadın cinayetlerinin gündem olduğu bir döneme denk geldi diyebilirim.  Kadın örgütlerinin, kadın cinayetlerini sık sık gündeme getirdiği dönemleri yaşıyorduk.  Ne zaman biz kadın cinayetlerine ilişkin haberleri yansıtsak ya da bunu bir sorun olarak ortaya koysak, bize sunulan bir tez vardı: “Bu ülkede sadece kadınlar mı öldürülüyor? Nasıl ki erkekler eşlerini öldürüyorlarsa, kadınlar da eşlerini öldürmüyorlar mı?” diye bir savunma ile karşı karşıya kalıyorduk. Adliye muhabirliği yaptığım süreçlerde bu ve benzeri davalara ağır ceza mahkemelerinde tesadüfen denk geliyordum. Fakat sonrasında özel olarak takip etmeye başladım. Kadın cinayetlerini takip ediyordum ama arada çok büyük bir fark vardı. Erkekler sanık sandalyesine oturduklarında eşlerini neden öldürdüklerine ilişkin kadınları kötüleyerek, tanık göstermeyle ve pişmanlıkla bu cezadan kurtulmaya çalışarak mahkeme salonlarından cezasız çıkmaya çalışıyorlardı. Ve birçoğu cezasız kalıyordu. Onların cezasızlığa olan inancıyla kadınların yargılandığı davalarda çok büyük bir fark var. Kadınlar, yargılandıkları dava duruşmalarında hiç konuşmuyordu. İlk başlarda kaderine razı olma hali diye düşünürken, cezaevlerine gidip kadınlarla konuştuğumda nedenini anladım.  Kadınlar ciddi bir şekilde fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddete maruz kalmışlar.

“Erkeklerin kadınları öldürdükleri davalarda çok yüksek cezalar çıkmaz. Bir şekilde indirimler alıyorlar. Ama kadınlar için bu söz konusu değil.”

Mahkemeler ekonomik ve psikolojik şiddeti, şiddet olarak tanımlamadıkları için kadınlar genelde fiziksel şiddetten bahsediyorlardı. Cinsel şiddetten ise hiç bahsetmiyorlardı. Nedenini ise gittiğim cezaevlerinde anladım. Kadınların yargılandığı mahkemeler kalabalık mahkemelerdi. Çocukları orada, hatta mahallenin merak eden esnafı çıkmış gelmiş duruşmaya. Ve böyle bir ortamda ifade veriyorlar. Ve orada yaşadıklarını anlatmaya çekiniyorlardı. Cinsel şiddeti sadece erkeğin kadına yönelttiği şiddetten bahsetmiyorum. Erkeğin kadını başka erkeklerle birlikte olmaya zorlaması en fazla tanık olduğum olaylardan biriydi. Aslında bunların sayısı çok diyebilirim. Kadınlarla görüşme yaptıktan sonra fark ettim. Duruşmalarda fark etmemizin imkânı yoktu. Konuştuğum kadınların büyük bölümü ömür boyu hapis cezası almış kadınlardı. En az ceza alanlarda on dokuz yıl. Erkeklerin kadınları öldürdükleri davalarda çok yüksek cezalar çıkmaz. Bir şekilde indirimler alıyorlar. Ama kadınlar için bu söz konusu değilmiş.

“Yılda üç yüzden fazla ve her gün bir kadının öldürüldüğü bir sistemden bahsediyoruz.”

“Erkekler kadınları öldürüyorsa, kadınlar da erkekleri öldürüyor” savunmasının her zaman yanlış olduğunu söylüyorduk. Yılda üç yüzden fazla ve her gün bir kadının öldürüldüğü bir sistemden bahsediyoruz. Ve bunun karşılığında kadınların erkekleri öldürdüğü oran çok az. Yargılama süreçleri dikkatlerimizi çekiyordu. Erkeklerin kadınları öldürme nedeni olarak hep şunu sunuyorlar: “Akşam eve geldim yemek yapmamıştı” ya da “Benimle cinsel ilişkiye girmeyi kabul etmedi”, “çalışmak istedi”, “boşanmak istedi”. Bunların hepsi kadınlara yüklenen toplumsal yükümlülükler. İşte erkekler, bu sebepleri mahkemelerde dile getirerek indirim alıyor. Kendilerine yüklenen bu görevleri yerine getirmediği için kadınların öldürülmesi, erkekler cezasız bırakılarak caiz görülüyor. Ya da çeşitli indirimlerle ve yargı kararları emsal yapılarak caiz görülüyor. Ve kadın cinayetlerini normal cinayetlerle bir tutmamızı istiyorlar.

“Hayatlarında verdikleri en doğru karar karşısındaki erkeği öldürmek.”

Kadınlar bu cinayetleri durup dururken işlemediler. Şimdi bizim konuştuğumuz kadınlar hayatları boyunca hiçbir kararı kendileri veren kadınlar olmadılar. Zorla evlendirilmişler ya da çok küçük yaşta evlendirilmiş kadınlar onlar. Kocaları tarafından çalışmasına izin verilmeyen kadınlar. Daha binlerce sebep var. Hayatlarına ilişkin tüm kararları onlar dışındaki insanlar vermiş. Hayatlarında verdikleri en doğru karar karşısındaki erkeği öldürmek. Ve baktığımız zaman kadınların cinayetlerini hayatlarına ilişkin bir isyan olarak niteleyebiliriz.

“İlk zamanlar duruşmalarda yeterli bir kadın dayanışması olduğunu söyleyemem.”

Kitaba ilişkin röportajları 2011 yılında yapmıştım. Daha sonra Haber Türk gazetesinde bir yazı dizisi olarak yayınlanmıştı ve ardından kitap oldu. Aynı zamanda bu çalışma Türkiye’de kocalarını öldüren kadınlar üzerine yapılmış ilk çalışmadır. O zamanlar kadınlar için bahsettiğimiz öz savunma ve meşru müdafaa literatürü çok güçlü değildi açıkçası. İlk zamanlar duruşmalarda yeterli bir kadın dayanışması olduğunu söyleyemem.  Ankara Adliyesi’ne gidip bu tür duruşmaları izlediğim zaman böyle bir farkındalık yoktu. Oradaki kadınlar da yalnız bırakılmış kadınlardı. Ondan sonra Nevin Yıldırım, Çilem Dursun olaylarından sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki kadınlar örgütlü ve politik olmaya başladı.

“Korkudan kendilerini rahatça ifade edemiyorlar.”

Eşini öldürdükten sonra cezaevine giren bir kadının hikâyesi var. Mesela o kadın duruşmalarda hiç savunma yapmadan ceza aldı. Ağzını dahi açmadan, tek kelime bile savunma yapmadan ceza aldı diyebilirim.  Kendisinden yaşça büyük bir erkekle evlendiriliyor. Kendisini istemeye gelen erkekle ilk kez tanışıyor ve evlendiği erkekle Ankara’ya gelip Demirtepe’de bir evde yaşıyorlar. İlk zamanlarda kadına inanılmaz bir şiddet uyguluyor. Daha sonra para karşılığında başka erkeklerle birlikte olmaya zorluyor. Ve kadının bu ilişkilerden iki çocuğu daha oluyor. Ve böyle dehşet bir süreç yaşıyor. Bu arada çocukların hepsi evdeki adamı babaları biliyorlar.  Kadın kahvaltı sofrasını hazırlarken adam kadının bileğini tutarak ‘’Sen bu evde kalacaksın ve ben sana bunları yeniden yaptıracağım’’ diyor. Süren tartışmada masadaki ekmek bıçağı ile kocasını öldürüyor. Daha sonra Sabah Gazetesi’nde küçük bir haber olarak yayınlanmıştı. “Demirtepe’de emekli işçi evinde ölü bulundu” başlıklı üç satırlık bir haber verilmişti. Yıllar sonra bu kadınla cezaevinde röportaj yaptım. Kadın yaşadığı bu 25-30 yıllık bu süreçte ilk olarak annesine gitmiş. Ve ailesi evine geri göndermiş. “Gelinlikle çıkan kefenle gelir” demişler.  Bu kadın cinsel şiddeti kimseye anlatamıyor. Yoksa annesinin, babasının ve erkek kardeşlerinin namus belasından mı kurtaracaksın? Korkudan kendilerini rahatça ifade edemiyorlar.

“Siz iki kadın mı cinayet işlediniz?”

Konuştuğum kadınların hepsi çareyi bulmak için bir şekilde polise gidiyorlar. Bir kadın eşinden gördüğü fiziksel şiddete çözüm bulmak için polise gitmek istiyor. Her gittiğinde “barışırsınız” diyerek geri gönderiyorlar. Bu sefer eve geldiğinde sen polise mi gittin diyerek tekrardan şiddete maruz kalıyor. Aslında polis bu noktada o kadar etkisiz ki kadın sadece deşarj olma mekanizması olarak görüyor. Mesela Afyon’da iki elti, cinnet geçirerek aynı aileden eş, kayınbaba ve kayınvalide olmak üzere üç kişiyi öldürdüler. Ve ana akım medyada günlerce “Canavar Eltiler” şeklinde haberlere yansıttılar. Afyon’un bir köyünde gerçekleşiyor olay. İki eltiden biri ile cezaevinde görüştüm. Hem eşinden hem de kayınvalidesinden ciddi anlamda şiddet görmüşler. Cinayetlerden sonra gidip telsim oluyorlar. Ve polisler de “Siz iki kadın mı cinayet işlediniz?” diyerek ciddiye almıyorlar.

“Öz savunma ve meşru müdafaa artık hukuk literatürüne girmesi lazım.”

“Kadınların şu an ortaya koydukları öz savunma duruşunu çok önemli buluyorum. Cezaevine gittiğim dönemde o kadınlar, yalnız bırakılmış kadınlardı. Cezaevinde olan yaşlı bir kadının benden şöyle bir isteği oldu: “Ben mahkemede hiç konuşmadım, başıma gelenleri hiç anlatamadım. Yargıtay cezamı onadı. Ve on dokuz yıl boyunca artık buradayım” Ve benden kendisi için Yargıtay'a dilekçe yazmamı istemişti. O kadın yedi yıldır içerideydi. Yıllar sonra yaşadıklarını anlatmak istiyor. Ama kendisini ifade edecek bir yol-yöntem bulamıyor. Onlarca kadın var bu şekilde. Biz sadece basına çıkan ya da ulaşabildiklerimizi biliyoruz. Bizlerin çok ciddi bir şekilde hukukta ve Yargıtay'da bu zihniyet sorununu halletmemiz gerekiyor. Öz savunma ve meşru müdafaanın artık hukuk literatürüne girmesi lazım. Kadınların baskı yapmaya devam etmesi gerekiyor.’’