28 yıllık tutuklu yazar: Yazmak toplumla buluşmaktır

“Öte yandan teknik ve maddi imkanlar bir yana iç ve dış sansür olduğu için ister istemez alegorik veya metaforik bir dil kullanmak zorunda kalıyoruz. Bu da direkt ya da dolaylı olarak bizi edebiyata daha çok yakınlaştırıyor. Arı bir anlatım okuyucunun hayal gücüne hitap ediyor. Diyebilirim ki, imkansızlıklar bizi edebiyat konusunda daha çok derinleştiriyor.”

Emrah Bakır

Gazete İsveç - Öykülerini dışarıdaymış gibi yazan ve toplumla buluşmanın arzusunu yazarak yaşayan tutsakların eserleri raflarda yerini almaya devam ediyor. Ömrünün yirmi sekiz yılını cezaevinde geçiren, kendi ifadesiyle “tutuklu mu ya da hükümlü mü olduğu belli olmayan”, yaşı henüz 18’in altındayken cezası onandığı için çocukluğunu ve gençliğini cezaevinde geçiren bir yazarın edebiyata olan tutkusu kuşkusuz, en güzel öykülerin yaşanmışlığıdır. Ofelya Son Dans ve Yaprağın Rüzgarla Dansı adlı iki ciltlik öykü kitabı 2017 yılında NA yayınları tarafından yayımlandı. Öykü kitabının yazarı olan Yakup Güneş ile edebiyat, yazma tutkusu ve yazdığı öyküler üzerine konuştuk.

“HER ÖYKÜ ARZULADIĞIM YAŞAMI BİÇİMİNİ DİLE GETİRİYOR”

Klasik bir soru olacak ama sormak isterim; yirmi sekiz yıldır tutuklu biri olarak yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Benim için yazmak toplumla buluşmaktır. Topluma ilişkin hayal dünyamda kurduğum veya arzu ettiğim yaşam biçimini öykü yoluyla dile getiriyorum. Dolayısıyla yayınlanan her öykü arzuladığım yaşam biçimini dile getiriyor. Yazma isteği bende şiddetli bir arzudur. Bu temelde beynim, yüreğim ve hayal dünyamda biriken olayları yazı yoluyla boşaltmasam büyük bir rahatsızlık duyarım. Aynı zamanda gizemini hep koruyan bu ortamın en önemli etkinliği kitap okumak ile okuduklarını zihnin labirentinden geçirerek yeni bir yoruma tutup edebiyat yoluyla dile getirme istediğidir. Yazdığım her eserin sonunda derin bir huzur ve mutluluk duyarım. Örneğin yazıp da halen maddi ve teknik nedenlerle yayımlanmamış “Ofelya; sevgi evreni” adlı eserimi bu kapsamda ele alabiliriz. Ofelya’nın sevgi evreni perspektifi geniş, toplum hafızasında ufuk açıcı bir eser niteliği taşıdığına inanıyorum.

“ANLAMLI BİR SÖZ ÖYKÜ DEĞERİNDEDİR”

Ofelya adlı öykü kitabınızı okurken, sanki yıllarca cezaevinde olan birinin yazmış olduğu kitabı değil de dışarda yazılmış bir eseri okumuş gibi hissettim. Bunu nasıl başardınız? Hangi noktalarda zorlandınız?

Öykü yazarken yaratmış olduğum karakterlerle birleşiyorum. Toplumun içinde bulunduğu yaşamı gücüm yettiği oranda takip ediyorum. Otuz yıldır cezaevinde olmama karşın kendimi soyut olandan kurtarmak için deyim yerindeyse her gün güneşin doğuşu misali yeniden yaratmaya çalışıyorum. Yıllardır olağanüstü koşulların yarattığı olağanüstü öyküleri yaşıyorum. Yaşadığım her an bir tarih, her olay bir roman değerindedir. Tarihsel olduğu kadar günceldir. Bu anlamda öykülerde tarih ile günceli birleştirip yeni bir form yaratmaya çalışıyorum. Bana göre anlamlı bir söz öykü değerindedir. Her öykü yaşamın bir parçası ve özetidir.  Hayal dünyamda tasarladığım konuları edebiyata dönüştürmek benim için zor olmuyor.

Ofelya, Son Dans, Dostluk ve Desmal bitmeyen bir hikayeler dizisi ve her biri içerik olarak farklı mesajlar içeriyor. Yazdığınız metnin bitmiş olduğunu nasıl anlıyorsunuz? Basıma göndermek için karar alırken kendinizle nasıl bir hesaplaşma yapıyorsunuz?

Bir öyküyü kaleme aldığınızda nasıl biteceği kadar nasıl bir sonuç veya etki yaratacağı da oldukça önemlidir. Aynı şekilde bir metnin nasıl biteceği değil, nasıl başladığına bakmak gerekir. Bazen başlangıç sonunu belirler. Benim nazarımda biten veya son bulan öykü yoktur. Zira biten her öykü yeni bir öykünün başlangıcını ihtiva eder. Okuyucu bu hususu canlı bir şekilde duyumsadığında yeni bir yoruma ulaşabilir. Kaldı ki öykünün bittiğini tek başıma karar vermiyorum. Öykü dünyasına girip hikayenin karakteriyle birlikte karar veriyoruz. Son tahlilde öykünün bitimine karakter karar vermiş oluyor.”

“KARAKTER TARİHİN BİR ÜRÜNÜDÜR”

Hikayeleriniz birbirine geçmiş zincirin halkaları gibi karakter ve hikâye odağında olan ve labirentte geziniyormuş hissi uyandıran bir içeriğe sahip. Aynı zamanda hikayelernizde Mezopotamya'dan izler taşıyan bir hikâye anlatıcılığı ile karşılaşıyoruz. Peki öykülerinizde yaratmış olduğunuz karakterleri yaratırken nasıl bir süzgeçten geçiriyorsunuz? Fendi, Yuda ve Bego ve de onlarca karakterin ismi sizin için ne anlam ifade ediyor? 

Öyküde karakter yaratmak oldukça önemlidir. Zira karakter demek bir dönemin düşünüş, hissediş, yaşayış ve kültürünü ifade etmektedir. Bir öykü ne kadar iyi düşünülürse düşünülsün eğer karakteri dönemin izlerini taşımıyorsa amacına ulaşmayacaktır. Tıpkı varlık, bilinç ve form gibi karakter; varlığın kimlik ve kişiliğini, öykü, varlığın tarihsel bilinç, tarih ve birikimini; form ise yaşadığı toplumsal sistemi ifade eder. Bu anlamda öykülerim kayıp tarihi anlatır. Öykülerimin karakterleri ise; kayıp tarihin kahramanlarıdır. Dolayısıyla her öykünün karakteri tarihin bir ürünü olarak ortaya çıkar.”

“ASMİN, ÖZGÜR KADINI TEMSİL ETMEKTEDİR”

Öykülerinizdeki anlatım tarzınızdan yola çıkarak bir yorumda bulunmak isterim. Sembolik anlatımı yoğun olan bir tarz yakalamışsınız. Ve bu hikayeleri hem ütopik hem de şiirimsi bir anlatıma yaklaştırıyor. İki öykü kitabınızın ortak hikâye merkezinde bulunan “Kelebek” hikayesiyle ilgili sormak isterim. Neden kelebeği seçtiniz, sizin için ne anlam ifade ediyor? Kelebeğin karakter olarak günümüzdeki karşılığı nedir?

Ofelya’nın her iki cildinde kelebek baş köşeyi tutar. Kelebek ile Ofelya aynı yazgıyı taşırlar. Biri olmadan diğeri kendisini var etmediği gibi başarılı da olamaz. Ofelya Kürt halkının ataları olan, Hurri ülkesinin yüksek dağlarında yüzyılda bir ortaya çıkan ve ölümsüzlüğü bağrında taşıyan mitolojik bir çiçeğin adıdır. Bizdeki ismi Asmindir. Metaforik bir deyimle Ofelya Hurrilerin kendisidir. Ölümsüzlük ile Hurriler özdeştir ve yok olmaz bir özelliğe sahiptir. Kelebek günümüzde bizi temsilen Ofelya'nın ölümsüzlük nektarını alıp Asmin'e vermektedir. Asmin, Hurrilerin torunu olan özgür kadını temsil etmektedir. Asmin yeni toplumsal ilişkilerde kelebeğin yardımıyla özgür doğuşunu gerçekleştirir. Sonuç olarak, Asmin, cadıya karşı açık zara zaferiyle bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi açar. Kelebek mecazi anlamda halkın ışığa ve güneşe yolculuğunu sembolize eder. Tarihsel anlamda ise kanatlanan özgür ve demokratik toplum sembolüdür.

Son olarak cezaevi koşullarında bir şeyler yazmanın ve üretmenin zorlukları nelerdir? Koşulları göz önüne alırsak siz eserlerinizle birlikte nasıl bir süreçten geçtiniz?

Eseri yayınlamak kendi başına  bir sorun teşkil ediyor. Cezaevinde kalan bir yazarın imkanları kısıtlıdır. Yazar bazen kendisini sorunlar yumağının içerisinde bulur. Evvela yazmak için yeteri kadar zaman, sakin bir mekan yoktur. Bir odanın içerisinde on sekiz kişi yaşadığınızı düşünün. Orada sakin, sessiz, huzurlu ve yazmaya elverişli bir ortam bulamazsınız. Bin bir güçlükle bir eseri tamamladığınızda basım aşamasında yeni sorunlar başlar. Bir kere eseri bilgisayarda düzenleyecek birisini bulamıyorsunuz. Diyelim ki bu sorunun üstesinden geldiniz. Bu kez çeşitli maddi ve teknik sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalıyorsunuz. Anlayacağınız bitirdiğimiz eser yayınlandığında derin bir huzura kavuşuyoruz. Öte yandan teknik ve maddi imkanlar bir yana iç ve dış sansür olduğu için ister istemez alegorik veya metaforik bir dil kullanmak zorunda kalıyoruz. Bu da direkt ya da dolaylı olarak bizi edebiyata daha çok yakınlaştırıyor. Arı bir anlatım okuyucunun hayal gücüne hitap ediyor. Diyebilirim ki, imkansızlıklar bizi edebiyat konusunda daha çok derinleştiriyor.